Takım umut vermiyor. Siyaha değil de beyaza bakabileceğimiz tek bir mantıklı sebep yok. Takımın attığı gole bile sevinemiyorum eskisi gibi...
Hayatımın belki de en kötü günlerinden biri. 5 tane atsak da bu değişmeyecek. Ama bugün sahada takım gibi takım, adam gibi mücadele görmeye ihtiyacım var.
Haydi kalk ayağa, yürü Güneşe!
20 Ekim 2011 Perşembe
18 Ekim 2011 Salı
Bişey Yapmalı!
"Sanki onlar hancı, halkına yabancı. Biz ise kiracıyız da evden atmalı." Moğolların o meşhur şarkısının bir dörtlüğü bu ve bu da Beşiktaş Başkanı Demirören'in söylediği özlü söz: "Beşiktaş, taraftarın değil kongre üyelerinindir." Eh aradaki benzerliği anlamak zor değil. Dünyanın herhangi bir ülkesinde, bölgesinde ya da spor kulübünde hiç fark etmez hayali tek adam olmak isteyenlerin tarzı aynıdır. Suçlarlar, muhalif olanları dışlarlar ve kendi akıllarıyla değil de yaratılan havayla düşünenler için sloganlar oluştururlar.
Demirören dönemi kusursuz bir tek adamlığa gidiş süreci olarak görülebilir. Her başarısızlık dönemin ardından hocaları suçla... Taraftarı dövdür, dışla. Sloganlar yarat "17'de 17" de, "futbolun katili Türk hakemleri" de insanlar başka yere baksın ve bir ülke için imkansız olan, gelenekleri olan bir kulüp için de imkansız olması gereken ama maalesef içinde bulunduğumuz bataktan çıkmamız zorlaştıran en temel etken "kulübü kendine borçlandır ve utanmadan tehdit et."
Bu tek adamlık öyle bir hal aldı ki Demirören artık kişisel işlerini Beşiktaş üzerinden yürütüyor ve kimse "Aga bu nedir?" diyemiyor. Kimse soramıyor İspanya iş bağlantılarının ne kadarı Mendes oyuncularının bir bir Beşiktaş'a gelmesiyle ilgili diye. Kimse merak etmiyor Alves nasıl bu kadar pahalı diye.
Ya da ediyor ama çıkardıkları ses etkisiz ve zavallı oluyor. Öyle bir hal ki bu Demirören'e muhalif olmak için hazır da bekleyen 90 milyon euro paran olması gerekiyor çünkü beyefendi parasını ertesi gün istiyor.
Taraftarın bir kısmı ise yazık ki büyük bir ikiyüzlülük içinde. Dayak yediği tribüne sahip çıkacağına Demirören'e methiyeler düzen pankartlar açan, "yeter Yıldırım Demirören yeter" diye iki transferin ardından kendiyle dalga geçen bir güruhtan söz ediyoruz. Aynı güruh "Beşiktaş ırkçısı" bir akılla düşünüp evet her maçı kazanırız diyor. Quaresma'yı eleştirene "Higuanci, Diattacı" diyor. Beşiktaş kötü yönetiliyor diyene de yazık ki "Başkan çocuğunun rızkını verdi daha ne yapsın" diyor.
Ama hala eminim ki büyük bir çoğunluk var Beşiktaş'ın, Beşiktaş gibi yönetilmesini isteyen. Bu sene tribünleri boş bırakan işte bu büyük çoğunluk. Satılan kombine rakamıyla kendi adıma gurur duyuyorum. O rakam belki de gerçek muhalefetin sesi çünkü. Demirören'in seçildiği son seçimden sonra Ekşibeşiktaş'ın önünü çekmek istediği ve abuk subuk bahanelerle gerçekleşmeyen o protesto bugün sanki sözsüz bir şekilde canlanıyor Beşiktaş tribünlerinde.
İşte bu çoğunluğa güvenerek bir adım atmanın tam zamanı. "Resmi taraftar" olanların değil, isyan edenlerin fazla olduğuna güvenerek mücadele etmenin tam zamanı. Bu mücadeleyi örgütlemek ayda sadece 200 defa okunan bir blog sahibi olarak beni çok çok aşıyor ama ciddi sayıda takipçisi olan bloglar bunu örgütleyebilirler belki...
Demirören dönemi kusursuz bir tek adamlığa gidiş süreci olarak görülebilir. Her başarısızlık dönemin ardından hocaları suçla... Taraftarı dövdür, dışla. Sloganlar yarat "17'de 17" de, "futbolun katili Türk hakemleri" de insanlar başka yere baksın ve bir ülke için imkansız olan, gelenekleri olan bir kulüp için de imkansız olması gereken ama maalesef içinde bulunduğumuz bataktan çıkmamız zorlaştıran en temel etken "kulübü kendine borçlandır ve utanmadan tehdit et."
Bu tek adamlık öyle bir hal aldı ki Demirören artık kişisel işlerini Beşiktaş üzerinden yürütüyor ve kimse "Aga bu nedir?" diyemiyor. Kimse soramıyor İspanya iş bağlantılarının ne kadarı Mendes oyuncularının bir bir Beşiktaş'a gelmesiyle ilgili diye. Kimse merak etmiyor Alves nasıl bu kadar pahalı diye.
Ya da ediyor ama çıkardıkları ses etkisiz ve zavallı oluyor. Öyle bir hal ki bu Demirören'e muhalif olmak için hazır da bekleyen 90 milyon euro paran olması gerekiyor çünkü beyefendi parasını ertesi gün istiyor.
Taraftarın bir kısmı ise yazık ki büyük bir ikiyüzlülük içinde. Dayak yediği tribüne sahip çıkacağına Demirören'e methiyeler düzen pankartlar açan, "yeter Yıldırım Demirören yeter" diye iki transferin ardından kendiyle dalga geçen bir güruhtan söz ediyoruz. Aynı güruh "Beşiktaş ırkçısı" bir akılla düşünüp evet her maçı kazanırız diyor. Quaresma'yı eleştirene "Higuanci, Diattacı" diyor. Beşiktaş kötü yönetiliyor diyene de yazık ki "Başkan çocuğunun rızkını verdi daha ne yapsın" diyor.
Ama hala eminim ki büyük bir çoğunluk var Beşiktaş'ın, Beşiktaş gibi yönetilmesini isteyen. Bu sene tribünleri boş bırakan işte bu büyük çoğunluk. Satılan kombine rakamıyla kendi adıma gurur duyuyorum. O rakam belki de gerçek muhalefetin sesi çünkü. Demirören'in seçildiği son seçimden sonra Ekşibeşiktaş'ın önünü çekmek istediği ve abuk subuk bahanelerle gerçekleşmeyen o protesto bugün sanki sözsüz bir şekilde canlanıyor Beşiktaş tribünlerinde.
İşte bu çoğunluğa güvenerek bir adım atmanın tam zamanı. "Resmi taraftar" olanların değil, isyan edenlerin fazla olduğuna güvenerek mücadele etmenin tam zamanı. Bu mücadeleyi örgütlemek ayda sadece 200 defa okunan bir blog sahibi olarak beni çok çok aşıyor ama ciddi sayıda takipçisi olan bloglar bunu örgütleyebilirler belki...
4 Ekim 2011 Salı
Nerede kalmıştık?
TFF'nin tuhaf fikstürünün azizliğiyle Quaresma'dan yoksun çıktı Beşiktaş sahaya. Bu kötü oyunun mazereti olamaz ki defalarca Quaresma'nın Beşiktaş'a katkı sağlamadığını söyledikten sonra bu bahaneye sığınmam da tuhaf kaçar ama bu Beşiktaş'ın maça TFF kararıyla iki oyuncusundan yoksun çıktığı gerçeğini değiştirmez. Federasyon'un futbolu adam gibi yönetecek çapı olsa sezon başından bir karar alır ve "Avrupa'dan gelen takıma 3 boş gün vermeden maç yaptırmıyorum." der. Bu şekilde fikstüre uymuyorsa da maçı erteler. Kural bu olursa da kimse itiraz etmez, bilir ki aynısı başına geldiğinde maçı ertelenecek.
Bunu geçelim sahaya dönelim diyeceğim ama saha pek parlak değil. Antalya ve Stoke maçlarının ilk yarıları nispeten umut verir gibi olsa da bu maç sezon başı karamsarlığına döndürmeye yetti. Vicdan azabı gibi bir takım var ne yazık ki... Atsan atılmıyor, satsan satılmıyor. Mecbur geçecek bu sezon böyle ama Beşiktaş'la ilgili saha içine bakıp konuşmak anlamsız geliyor.
Evet defans anlaşılması güç şekilde gerideydi. Takımın ileride pas yapmaya çalıştığı dönemlerde bile çıkması gerektiği yere çıkmadı. Top ayağındayken birbirine çok uzak iki blok halinde oynayan bir takım vardı sahada. Bu da hazırlık paslarının sayısı arttırdı rakip yarı sahaya hızlıca geçmemizi zorlaştırdı. Forvetler defansif görevlerinin bilincindeydiler örneğin Holosko maç boyu sağ kanatta olması gereken yerde pozisyon aldı ama savunmayı geride kurma hastalığı onların kat etmesi gereken mesafeyi çok arttırdı, etkisizleştirdi.
Ama bunlar anlamsız geliyor. Beşiktaş'ın şu kadro dengesizliği ve plansızlığıyla iyi futbol oynaması zaten mucize ama bu maçın sonunda sorunu İsmail'de, Ekrem'de, Necip'te, Holosko'da arayanlar var ya da Quaresma'nın yokluğunda. Onlar hatırlamasa da biz bu oyuncularla iki kupa aldık ve bugün kulübede oturan Fabian yine sahanın yıldızıydı emeğiyle. İzmir'de, Fenerbahçe'yi yenerken o büyük coşkuyu bu oyuncularla birlikte yaşadık. İnönü'de Galatasaray'ı yenerek son virajı alırken Holosko da anlasın diye Slovakça açtık "Beklediğiniz an işte bu an" pankartını. O takımın "beklediği an gerçekten o an"dı ve o takımdan bir futbolcunun ismini haykırdığımız zaman hepsi birlikte geliyordu.
Farkı, anlamak için bakan gözler görebilir... Çok geç olmadan içine düştüğümüz yıldız fetişinden kurtulmak ümidiyle.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)