Quaresma sahada olduğunda, Beşiktaş'ın tek hücum alternatifi onun driplingleri ve sağ ayağının dışından gelir diye umduğumuz ortalar. O ortalar ki çoğunlukla ceza sahasının içinde tek oyuncuya doğru yapılıyor ve yine çoğunlukla rakip defans oyuncularının kafasında eriyip gidiyor. Dün maçın büyük kısmında gördüğümüz, ceza sahasına yapılan ortalarda 3 hatta 4 kişiyle içeride pozisyon alma Quaresma ve Simao beraber oynarken gerçekleşemiyor. Çoğunlukla beğenilmeyen Holosko, dün dönem dönem yakalanan bu ceza sahası hareketliliğinin başrol oyuncusu. Futbol 11 kişinin birlikte düşünüp, birlikte hareket etmesiyle ve takımın parçalarının birbirine oturmasıyla oynanan bir oyun. Bu şekilde daha az "yetenekli" ama daha iyi "takımlar" mümkün olabiliyor. O günden beri defalarca tekrarlanan gerçek, Holosko Bursa maçında attığı goldeki koşuyu her zaman yapar ama Quaresma hiç yapmaz bu da Holosko'yu daha verimli hale getirir. Uzaktan efsaneleşen goller atmasa da, seri çalımlarla 2-3 kişiyi geçmese de...
Peki burada kime kızmak gerekir? Quaresma, Simao ve Guti buraya geldiklerinde böyle olmadılar. Yıllardır bu şekilde futbol oynuyorlar ve kendilerine uygun düzenlerde başarılı da oldular. En azından Simao ve Guti uzun yıllar yarışmacı takımlarda oynadı ve bulundukları takımın önemli oyuncuları oldular. Ancak hiçbiri birbirlerine benzer oyuncularla oynamadı. Aklın egemen olduğu futbol ortamlarında da oynayamazlar zaten....
Yıldırım Demirören kötü başkan bu tartışılmaz. Ama sadece "değerler" üzerinden yapılamaz eleştirisi. Bir takımın üst üste çalıştığı teknik adamlar Tigana, Ertuğrul Sağlam, Mustafa Denizli, Schuster, Tayfur ve Carvalhal olamaz. Bu sayılan teknik adamların hemen hepsi farklı sistemlere inanan, farklı oyuncuları tercih edecek isimler. Örneğin Tigana, Serdar Kurtuluş'tan orta saha oyuncusu yaratmaya, Burak Yılmaz'ı şimdi olduğu hale getirmeye çalışıyordu. Denizli ise Yusuf'tan şapkadan tavşan çıkarmasın bekliyordu. İkisi de kendi içerisinde işleyebilir bir düzenin peşindeydi ama birbirlerinden kalan oyuncularla oynamak zorunda kaldılar. Beşiktaş takım olarak ne istediğinin farkına varamadı hiçbir zaman. Hoca tercihlerini de uzun vadeli planlar değil günü kurtarma çabaları belirledi. Schuster ne kadar büyük bir isim ve ne kadar kibirli, baskın bir karakterse Carvalhal o kadar pasif, kariyeri vasat ve egolarından arınmış bir isim. Ama ellerine verilen, yönetmek zorunda kaldıkları oyuncular hemen hemen aynı...
Beşiktaş'ın sportif başarı adına ihtiyacı olan şey takımın ne oynayacağına, nasıl transfer yapacağına ne zaman oyuncu satacağına karar veren bir futbol aklı. Schuster, Rıdvan'ı kadro dışı bıraktığında ona "Ne yapıyorsun niye kadro dışı bıraktın?" diye sorabilecek ve yeterli cevabı almazsa bu kararın önünde durabilecek bir akıl. Aynı Rıdvan, Tayfur Havutçu tarafından kadroya alındığında ona da "Niye kadroya alıyorsun, ne değişti?" diye sorup takımın yapısını koruyacak bir akıl. Bu şekilde takım sırayla beş benzemez hocayla çalışmaz. Bir sene takımın yıldızı olan Ernst ertesi yıl 85'te oyuna girmez ve takımın en çok kazanan oyuncusu aslında takımın el frenine dönüşmez.





