26 Eylül 2011 Pazartesi

Sizin gezegende akıl var mı akıl?


Dün akşamki Antalyaspor galibiyeti uzun bir zaman sonra heyecanlandırdı beni. Sahada koşan, heyecanlanan oyuncular görmek beklediğimden de iyi geldi ancak dünkü takımın düşündürmesi gereken acı gerçekler var ne yazık ki. Dün ilk yarıdaki Beşiktaş'ın, Bursa maçının 80 dakikasından daha az "yetenekli" ve bir o kadar da iyi bir "takım" olduğu açık. Bunun sebebi de bir ölçüde Quaresma. Takımın maksimum yetenekli ve kontratlı oyuncusu oynadığında Beşiktaş daha az "takım" olabiliyorsa bu sorunu teknik ve yönetimsel açıdan incelemek gerekir.
Quaresma sahada olduğunda, Beşiktaş'ın tek hücum alternatifi onun driplingleri ve sağ ayağının dışından gelir diye umduğumuz ortalar. O ortalar ki çoğunlukla ceza sahasının içinde tek oyuncuya doğru yapılıyor ve yine çoğunlukla rakip defans oyuncularının kafasında eriyip gidiyor. Dün maçın büyük kısmında gördüğümüz, ceza sahasına yapılan ortalarda 3 hatta 4 kişiyle içeride pozisyon alma Quaresma ve Simao beraber oynarken gerçekleşemiyor. Çoğunlukla beğenilmeyen Holosko, dün dönem dönem yakalanan bu ceza sahası hareketliliğinin başrol oyuncusu. Futbol 11 kişinin birlikte düşünüp, birlikte hareket etmesiyle ve takımın parçalarının birbirine oturmasıyla oynanan bir oyun. Bu şekilde daha az "yetenekli" ama daha iyi "takımlar" mümkün olabiliyor. O günden beri defalarca tekrarlanan gerçek, Holosko Bursa maçında attığı goldeki koşuyu her zaman yapar ama Quaresma hiç yapmaz bu da Holosko'yu daha verimli hale getirir. Uzaktan efsaneleşen goller atmasa da, seri çalımlarla 2-3 kişiyi geçmese de... 
Peki burada kime kızmak gerekir? Quaresma, Simao ve Guti buraya geldiklerinde böyle olmadılar. Yıllardır bu şekilde futbol oynuyorlar ve kendilerine uygun düzenlerde başarılı da oldular. En azından Simao ve Guti uzun yıllar yarışmacı takımlarda oynadı ve bulundukları takımın önemli oyuncuları oldular. Ancak hiçbiri birbirlerine benzer oyuncularla oynamadı. Aklın egemen olduğu futbol ortamlarında da oynayamazlar zaten....
Yıldırım Demirören kötü başkan bu tartışılmaz. Ama sadece "değerler" üzerinden yapılamaz eleştirisi. Bir takımın üst üste çalıştığı teknik adamlar Tigana, Ertuğrul Sağlam, Mustafa Denizli, Schuster, Tayfur ve Carvalhal olamaz. Bu sayılan teknik adamların hemen hepsi farklı sistemlere inanan, farklı oyuncuları tercih edecek isimler. Örneğin Tigana, Serdar Kurtuluş'tan orta saha oyuncusu yaratmaya, Burak Yılmaz'ı şimdi olduğu hale getirmeye çalışıyordu. Denizli ise Yusuf'tan şapkadan tavşan çıkarmasın bekliyordu. İkisi de kendi içerisinde işleyebilir bir düzenin peşindeydi ama birbirlerinden kalan oyuncularla oynamak zorunda kaldılar. Beşiktaş takım olarak ne istediğinin farkına varamadı hiçbir zaman. Hoca tercihlerini de uzun vadeli planlar değil günü kurtarma çabaları belirledi. Schuster ne kadar büyük bir isim ve ne kadar kibirli, baskın bir karakterse Carvalhal o kadar pasif, kariyeri vasat ve egolarından arınmış bir isim. Ama ellerine verilen, yönetmek zorunda kaldıkları oyuncular hemen hemen aynı... 
Beşiktaş'ın sportif başarı adına ihtiyacı olan şey takımın ne oynayacağına, nasıl transfer yapacağına ne zaman oyuncu satacağına karar veren bir futbol aklı. Schuster, Rıdvan'ı kadro dışı bıraktığında ona "Ne yapıyorsun niye kadro dışı bıraktın?" diye sorabilecek ve yeterli cevabı almazsa bu kararın önünde durabilecek bir akıl. Aynı Rıdvan, Tayfur Havutçu tarafından kadroya alındığında ona da "Niye kadroya alıyorsun, ne değişti?" diye  sorup takımın yapısını koruyacak bir akıl. Bu şekilde takım sırayla beş benzemez hocayla çalışmaz. Bir sene takımın yıldızı olan Ernst ertesi yıl 85'te oyuna girmez ve takımın en çok kazanan oyuncusu aslında takımın el frenine dönüşmez.

25 Eylül 2011 Pazar

Mücadele > Trivela, Takım > Yıldız


Bursaspor maçından çok farklı bir kadroyla sahaya çıktı Beşiktaş ama Perşembe günü son 10 dakikada o dramatik galibiyeti alan "takıma" da benzer bir "takım" vardı sahada. Bursa'da 80 dakika dökülen, tek hücum alternatifi Quaresma olan Beşiktaş, son 10 dakikada futbolun bir takım oyunu olduğunu, paslaşarak, koşarak oynandığını hatırlayarak mucizevi bir 3 puan almıştı. O galibiyetin yapı harcı olan emek ve enerji bu akşam Toraman, Egemen, Köybaşı, Ernst, Necip, Veli, Mustafa ve Holosko olarak sahadaydı. İlk yarının büyük bölümünde Beşiktaş'ı Bursa maçından da Ankaragücü maçından da daha iyi bir takım yapan da buydu.
Sahada üzerindeki formaya saygı duyan, o formayı terletmek için yerinde duramayan oyuncularla oynamayı özlemişim. Denizli dönemi böyle bir dönemdi ve şu an birçoklarının yüzüne bakmadığı oyuncularla geldi çifte kupalı şampiyonluk. İlk yarı boyunca sahada koşan, yardımlaşan bir Beşiktaş gördük. Görev tanımı "Quaresma'ya pas at" olmadan sahadaki her oyuncu takım için görevini yapmaya çalıştı. Beşiktaş atakları da sağa ve sola açılıp top isteyen Quaresma ve Simao'nun durağanlığından kurtulup hareketli ve daha tehlikeliydi ilk yarı boyunca. Simao böyle bir yapı içinde çok daha verimliydi. Oyun olarak da kısa dönemler hariç üstünlüğü elden bırakmadık. Simao'nun çok net penaltı vuruşuyla önde gittiğimiz soyunma odasında her ne olduysa takıma yaramamış belli ki... İkinci yarı boyunca neredeyse iki pası doğru şekilde yapamadık. Ernst'in maç eksiği, Necip'inse maç fazlası vardı sanırım. İkisi de fizik olarak çok düştüler ve karın ağrısı dolu bir ikinci yarı oldu. Burada Egemen'e bir parantez açmak gerekir eğer maçı gol yemeden tamamladıysak bunda payı büyük. Çok yerinde müdahalelerle toparladı savunmayı.
3 maçta alınan 9 puan her şartta iyidir ama Beşiktaş'ın, Bursa ve Antalya maçlarından alması gereken büyük dersler var. Bu derslerin şüphesiz en önemlisi: "Koşmazsan, mücadele etmezsen, heyecan duymazsan kazanamazsın". Mücadele her şartta "trivela"dan önemlidir. Takım olabilmek her şeyin ama her şeyin önündedir. Beşiktaş,  Quaresma'nın atacağı mucizevi bir pasa dayalı sezon planlayamaz ama Mustafa'nın, Holosko'nun, Simao'nun verimli bir şekilde oynayacakları oyuna dayalı bir sezon planlayabilir.

Not: Sahaya şu pankartla çıkan takımın her maçı kalp krizi riski taşıyor ve Beşiktaş'ı biraz da bundan seviyorum.

12 Eylül 2011 Pazartesi

Büyük takım vs. Büyük başkan

Büyük takım nedir? Ya da cevabı bulabilmek için soruyu farklı bir şekilde soralım bir takımı "büyük" yapan nedir? Şampiyon olması dersek fena halde yanılırız zira şampiyonluk bir sonuçtur ki tek başına "büyük" olmak için yeterli midir çok tartışılır. Beşiktaş'ın belki de en başarılı kadrosunun yıldızı Metin Tekin kendisine Beşiktaş efsanesi dendiğinde şöyle esaslı bir tarif yapmıştır büyük takım kavramına: "Efsane, yıllar aşıp yüzyıl öteye geçebilmektir. Bir çocuktur sizi o yıllar öncesine götüren ya da efsaneleştiren. Biz nasıl Baba Hakkı'yı merak edip onu araştırıp, neredeyse ellerimizle dokunduysak, yıllar sonra bir çocuğun bizi aklına düşürüp araştırmasıdır. Biz o efsane içinde olan şanslı insanlarız. Yoksa efsane olmak ne haddimize. Tek efsane vardır o da Beşiktaş'tır..."
Yaptığı tanımın karakterine ışık tutması bir yana bize de ışık tutmalı aşığı olduğumuz renklere nasıl bakmamız gerektiğiyle ilgili... Beşiktaş'ı büyük takım yapan bu gelenektir ve bu gelenek Beşiktaş'ın özüdür. Başarılı olma anahtarı da buradadır, ileriye gitme anahtarı da.
Fenerbahçe taraftarının ısrarla her konuda vurguladığı "Fenerbahçe büyüklüğü" tanımını hatırlatmaya gerek var mı? "Ne kupa büyüklüğü, ne de şampiyonluk büyüklüğüdür" dememiş mi İslam Çupi? Kulübün taraftarına, geleneğine değil mi bu vurgu?
Lafı hiç eğip bükmeden söylemek gerekirse bu fotoğraf olmamış. 104 yıllık Fenerbahçe, tarihinde ilk kez "şüpheli" sıfatındaysa bu Aziz Yıldırım'ın bazı eylemlerinden dolayı olmuştur. Aziz Yıldırım, eğer iddialar doğruysa ki okuduğum ifadeler doğru olduğunu düşündürüyor, en büyük ayıbı 104 yıllık bu büyük camiaya yapmıştır, o fotoğrafı elinde taşıyan futbolcunun sahada akıttığı tere yapmıştır. Metin Tekin'in dediği gibi "efsane" Fenerbahçe'dir. Savunulması gereken de onun tarihi, onun gelenekleridir.
Eh bu fotoğrafı eleştirirken bundan bahsetmemek olmaz.

Bir seneyi biraz geçen bir süre önce açıldı bu pankart İnönü'de. Tam hatırlayamıyorum hangi dünya yıldızımızın(!) imza töreninde... Bu pankartla affetti Kapalı Tribün kendini dövdüren adamı. Beşiktaş'ın taşıdığı her değeri beş paralık eden, kendine "efsane" denmesini kabul etmeyen Metin Tekin'i seçim malzemesi olarak kullanan adamı iki tane trivela dört tane de ara pası için affetti.
Yüz yılı aşkın süredir ayakta olan, büyük sporcular yetiştirmiş bu kulüplerin taraftarı olmanın da bir ağırlığı olsun. Yöneticisi, futbolcusu, taraftarı herkesin gerçek "efsaneye" saygısı olsun...

11 Eylül 2011 Pazar

İlk maç ilk tokat


Herhalde en heyecansız olduğum sezon açılış maçıydı. Beşiktaş da benden farklı değilmiş ne yazık ki. Bir takımı eleştirebilmek için sahada bir şeyler üretmeyi deneyen, koşan, mücadele eden futbolcular görmek gerekir ki şunu yaptı bunu yapamadı diyesin. Dün sahada birlikte hareket 11 kişiyi görmeyi geçtim 2 kişiyi bile görmek mümkün olmadı. İki olumlu pası üst üste yapamayan, göstermesi gereken mücadeleyi hemen hemen hiçbir zaman gösteremeyen Beşiktaş doğal olarak sahadan mağlup ayrıldı. Açıkçası Eskişehir'i de pek beğenmedim. Dün karşımızda Trabzonspor'un karşısındaki Manisaspor'u bulsak, sezon çok daha sert bir tokatla başlayabilirdi. Üzerine yazıp çizecek pek fazla bir şey yok, "sıkıntı" dolu bir sezon başlıyor bunu da görmek zor değil lakin bir parantez Quaresma'ya açayım. Adam, takım oyununu da geçtim pas verme konusunda bile her geçen gün daha da geriye gidiyor. Normal bir takımda ne beklersin? Zamanla sisteme adapte olup daha verimli oynamayı öğrenmesini değil mi? Bizde maalesef tam tersi oluyor. Bu haliyle zaten birinci viteste olan arabanın el freni gibi. Takım bu şekilde devam ederse Carvalhal'in uzun süre buralarda kalamayacağı kesin, sorunun o olmadığı da...

Siyah-Beyaz

Uzunca bir süredir üşendiğim blog yazma işine yeni sezonla birlikte başlıyorum. Başlık bağırıyor gerçi de bilineni tekrarlayalım bir daha, Beşiktaşlıyım. Şöyle Beşiktaşlı oldum böyle Beşiktaşlı oldum gibi fiyakalı bir hikayem yok ama yaş büyüdükçe anlam değiştirdi Beşiktaş benim için. Çocukken sevinilen gollerden daha fazlası haline geldi. Hayata karşı bir duruş, ahlaki bir değerler bütünü oldu. Oldu olmasına da işler her zaman istendiği gibi gitmiyor hayatta. Beşiktaş, Demirören'in oldu, Sinan Engin'in oldu, "taraftarın değil kongre üyelerinin" oldu... O gün bu gündür de Beşiktaş en çok mücadele demek. Kendi başkanına karşı, kulübü esir alan yavaş yavaş kitleleri de dönüştüren zihniyete karşı mücadele... Takımımın attığı gole 5 yaşındaki gibi sevinmem için bu zihniyetin ve mensuplarının elini çekmesi lazım Beşiktaş'tan. Bu blog da o mücadelenin bir parçası...