5 Aralık 2011 Pazartesi

Necip!


Beşiktaş taraftarının huyudur, biraz parlayan, birkaç iyi maç çıkaran futbolcularını dünyanın en iyilerine benzetir. Biliriz hepimiz içten içe öyle olamayacağını ama sahadaki mücadelesini, emeğini görünce olsun isteriz. Uğur İnceman "Yeni Pirlo", Serdar Özkan "Bizim Messi" olsun biz de onları alkışlayalım diye bekleriz senelerce.
Necip'in, İnönü'de parıldadığı ilk maçı hatırlıyorum. Türkiye Kupası'nda Kasımpaşa maçıydı. 3-1 yeniliyorduk, o akşam sahaya koyduğu mücadeleyle "bizim gibi" oynamıştı Necip. Sahaya o kapalıdan biri inse öyle oynamak isterdi, öyle direnmek isterdi yenildiği ve maalesef oyun olarak ezildiği rakibine karşı. O gün bizim için yeni Lampard oldu. O düzeye asla çıkamayacağını bilsek de Lampard'a onu değişmezdik o gece.
O günden beri o yeni Lampard ya da yeni Gerrard yakıştırması öyle bir yapıştı ki üzerine ortalama bir Türk orta saha oyuncusunun üzerinde olan özellikleri değer görmez oldu. Hem Aurelio gibi pozisyon alması, tecrübeyle oynaması hem Fernandes gibi topu okşaması hem de Guti gibi paslar atması beklendi Necip'ten. Ya da onda bütün bunları bir arada yapacak potansiyel olduğuna inanıldı. Bu sahaya yansımayınca da "azalarak bitsin" noktasına gelmemiz altı ayımızı aldı.
Oysa Necip iyi oyuncu ve tabi ki bir Lampard değil. Türkiye standartlarının üzerinde temposu, çalışkanlığı, pas alışverişini seri ve isabetli yapabilmesi, enerjisi ve en önemlisi atılan gole benim kadar sevinmesi onu benim gözümde Fabian'ın yanının değişmezi yapıyor. Hücum yönü Aurelio'ya oranla çok daha iyi ve bu sayede takımın 3 gerçek orta saha oyuncusuyla oynamasını sağlıyor. Savunma takımı ve hücum takımı olarak iki parça değil tek bir takım olarak oynuyoruz Necip iki işi birden yaptıkça.

Sahada daha iyi olmasının yanında Necip'in düzenli oynamasının çok daha büyük faydaları var. Bir an en büyük hayalinizin gerçek olduğunu ve Beşiktaş U-17 takımında oynadığınızı düşünün. Sahaya baktığınızda sizi gülümseten kim olur? Quaresma'ya bakıp mı inanırsınız bir gün o formayı giyebileceğinize Necip'e bakıp mı? Ya da yetenekli oğlu olan bir baba olun. Aurelio mu ikna eder sizi oğlunuzu antrenmana götürmeye Necip mi?
İki sorunun cevabı da Necip. İyi oyuncuyla mükemmel değil diye dalga geçme hastalığımıza kurban vermeyelim onu da.

3 Aralık 2011 Cumartesi

İddianameye çeyrek var

İddianame açıklanmadan önce yazayım ki içimde kalmasın. Olayda kulübüm Beşiktaş olduğu içinde rahatça sallayabiliyorum.
1. Burası Türkiye. Burada yıllardır hiçbir şey, ulusalüstü standartlara göre gitmesi gerektiği gibi gitmiyor. Yıllardır adalet yok, güçlünün cezalandırması var. Bu olay da farklı değil.
2. Ergenekon hukuksuz, KCK hukuksuz diyenler mümkünse bu davanın üstüne atlamasın. Aynı devlet, aynı yargı, aynı polis...
3. Bu miktarda paranın döndüğü bir yerde siyaset de olur güç ilişkisi de. Bu davanın siyasi yanı mutlaka vardır.
4. Davanın siyasi bir yanı olması ya da bu ülkede hukukun güçlünün sözü cezanın da güçlünün kırbacı olması içeridekileri aklamaz.
5. "Cemaat bize operasyon yapıyor." savının yılmaz savunucularının "basketbol takımının sponsoru kim?", Cihan Kamer kim? sorularının cevabını vermesi gerekir zira müthiş bir tutarsızlık oluyor. Senin başkanın Ülker'i sponsor, Cihan "the pırlantacı" Kamer'i yönetici yapsın sonra cemaat bana operasyon yapıyor de.
6. Taraftarın bu davaya bakışında da büyük bir sorun var. Aylardır taraftarlar "böyle cezalar olur mu?", bu insanlar neden bu kadar süredir içeride diye bağırıyor. Ülkede insanlar yıllarca tutuklu kalırken bu sürenin uzunluğuna itirazını kendi hocası içeride diye yapan adamdan hayır gelmez zira bu tutukluluk ya da uzun cezalar meselesi şike yasası üzerinden de çözülemez. Sen KCK'dan ya da Ergenekon'dan yatanlar arasında seçim yapıp şu yatsın bu çıksın diyorsan bir de üstüne ama benim başkanım da çıksın diye ekliyorsan o hukuki, ilkesel değil keyfi bir itirazdır.
7. Zaman zaman başka bloglarda da değinildi ben de tekrar edeyim. Taraftar kendini şike davasının hakimi yerine koyuyor. Serdal Adalı görüşmüş ama para teklif etmemiş... Aziz Yıldırım aramış ama net bir şey yok, diyorlar. Bir olayın teknik olarak suç olup olmadığı ayrı bir konu, ahlaki olup olmadığı apayrı bir konu. Beşiktaşlı arkadaşlarım, bir gazete İBB maçı öncesi "Beşiktaş'tan dev teklif" diye manşet atsa o gazeteye söver miydiniz sövmez miydiniz? Fenerbahçeli arkadaşlarım bir gazete Eskişehir maçından önce "Aziz Yıldırım'ın arkadaşından Bülent Uygun'a şüpheli telefon" diye manşet atsa siz ne yapardınız? O gün ahlaksızlık olan fiilleri bugün neden ama tam olarak suç değil diyerek savunuyorsunuz?
Yaklaşık yarım saat sonra iddianame açıklanacak ve biz sızanlardan fazla ne varmış öğreneceğiz. Bazıları okumadan ahkam kesmeye devam edecek, bazılar uzunca bir süre bilgisayar başından kalkmayacak. Memleketin futbolu zaten alacağı kadar yara aldı, hangi renkten olursak olalım bari bundan sonrası temiz olsun diye uğraşalım.

2 Aralık 2011 Cuma

Son nefeste Q7

Trabzonspor maçındaki kadro ve o maçın oyun anlayışıyla başladı Beşiktaş maça. Toraman-Ernst-Fernandes üçlüsünün oynadığı orta saha hiçbir rakibe kolay kolay teslim olmaz buna bir de Sivok-Egemen ikilisinin haftalar geçtikçe artan uyumları eklenince Beşiktaş gol yemesi zor bir takım haline geliyor. En azından kağıt üstünde... 
Bu anlayışla oynamanın olumsuz tarafıysa topu maç boyu rakibe bırakmak. Trabzonspor maçında en az kendisi kadar güçlü bir rakibe karşı oynadığı için bu daha kabul edilebilir oluyor ancak Maccabi gibi zayıf sayılabilecek bir rakibe karşı gereksiz yere mahkum oynamış oluyorsun.
İlk yarı böyle geçti. Buna bir de verdiğimiz pozisyonlar eklenince maç iyice tatsız bir hal almaya başlamıştı ki maçın başından beri etkisiz görünen Fernandes'in müthiş pasına hareketlenen Ernst, Quaresma'ya çok güzel ortaladı ve Quaresma sezonun en güzel gollerinden birini attı. Bu noktada Fernandes'e değinmezsek olmaz... Ligin belki de en iyi orta saha oyuncusu Portekizli. Saha görüşü, fizik gücü, etkili kullandığı duran toplar ve ciddiye aldığı maçlardaki mücadele gücüyle. Onu kazanmak Beşiktaş için çok önemli. Beşiktaş'da geçireceği başarılı bir sezonsa Fernandes'in kariyerini yeniden yukarı çıkarabilir.
Gelebilecek en güzel dakikada gelen golle devreyi 1-0 önde kapatan Beşiktaş, ikinci yarının hemen başında gelen golle durumu 2-0'a getirdi. Sahada Beşiktaş değil de "normal" bir takım olsa maç orada bitmişti ama biz Beşiktaşlılar çok iyi biliriz ki "Beşiktaş'ın olduğu yerde hep bir acaba vardır". Dün gecede aynen böyle oldu ve bir anda düşen mücadele gücü, kaybolan konsantrasyonla birleşti maç iki "pis" golle 2-2'ye geldi. Devamında Maccabi maçı 3-2'ye getirebilecek fırsatları cömertçe harcadı. Bu cömertliğe bizden katılansa Hugo Almeida oldu. Çok net fırsatları harcadı dev santrfor. Maç 2-2 bitse hedef tahtasında olacakken son dakikada gelen Quaresma resitaliyle o da kurtuldu bir anlamda.
Maçın yıldızı hiç şüphesiz Quaresma. Kopuk kopuk oynasa da olsa maçı alan isim oldu Q7. İniş çıkışları o kadar keskin ki maç içinde bir an kırmızı karta yaklaşırken bir an takımını kurtarabiliyor. Bir maçta takımını kurtaran oyunuyla parıldırken ertesi gün el freni olabiliyor. Bugün maçı ve büyük ihtimalle turu aldı. Unutmadan ekleyeyim "Beşiktaş varsa acaba vardır.".

21 Kasım 2011 Pazartesi

Beşiktaş-Galatasaray maçı üzerine

Bütün bir yazı boyunca anlatmaya çalışacağım şeyi başta söyleyeyim. Irkçılığa hatta kavramı daha da genişletirsek ayrımcılığa herhangi bir siyasi görüşe baktığım şekilde bakamam. Etnik köken, dini inanış ya da cinsel yönelim olması herhangi bir şey değiştirmez bir insanı tanımadan sadece bunlarla değerlendirmek bence hastalıktır. Vicdani ve ahlaki olarak tanımlanamaz düzeyde eksikliktir.
Dün gece oynanan maçtan bu yana tartışılan ırkçılık mevzusu ise bambaşka. Maçın sonlarında yapılan "Fuck you Eboue" tezahüratını "maymun Eboue" olarak anlamaya kararlı bir grup var. Anlayan değil de anlamaya kararlı diyorum zira açıklamayla tatmin olmuyorlar. Bir yılını tribünde geçiren adam bilir ki bazı tepkiler refleks olarak verilir. "Fuck you..." bu tribünün herhangi bir yabancı takıma ya da yabancı futbolcuya kızdığında verdiği tepkidir. Kulağım ve yanılma ihtimaline karşı maçta olan arkadaşlarım da bunu doğruluyor zaten.
Ha acı bir gerçek daha var ki "Fuck you"yu sadece siyahi birine söylendiği için kesin "maymun" dediler diye düşünen ya da beyaz birine edilen küfür karşısında susup siyah birine edilen küfür karşısında ırkçılık yapılıyor diyen de en hafif tabiriyle olaylara ırk eksenli bakan birisidir.
Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki dün gece İnönü'de ırkçılık yapılmamıştır. Tribünü tahrik eden bir futbolcuya tasvip etmediğim şekilde yabancı madde atarak ve küfür ederek tepki verilmiştir. Tepki siyah bir futbolcuya değil tribünü tahrik eden bir futbolcuya verilmiştir gerisi de önemli değildir.
Yaklaşık bir saat önce BJK TV'de yapılanın ise açıklaması yok. Adamın biri çıkıp kulübün televizyonunda, o armanın altında açıkça ırkçılık yapıyor. O laf bizim kanalımızda edildiyse bizi bağlar. Gereğini yapıp cezayı kesersin, Eboue'den ve hatta bütün insanlıktan bu suç kulübümüzün armasının altında işlendiği için özür dilersin o ayrı. O zaman biz de çıkıp ırkçı kulüp olmaz ırkçı insan olur deriz ama bugünden sonra o adam BJK TV'ye çıkarsa ya da büyük bir özür gelmezse kulüp ırkçılık karşısında susmuş olur ve bundan büyük ayıp olamaz.
Dün geceden gelen ikinci tartışma konusu ise Engin Baytar ve Melo'nun tribüne yaptığı hareketler... Yaptıklarının Pascal'ın malum tombalasından ne farkı olduğunu anlatacak birini hala arıyorum. Bekleyip göreceğiz ama hiçbirimiz 7 aylık bir ceza beklemiyoruz sanırım... Ama cezayı TFF vermese bile Galatasaray'ın o günkü Beşiktaş gibi davranıp davranamayacağı çok önemli.

5 Kasım 2011 Cumartesi

Esas Değişim Kafada

20 Ekim günü Kiev deplasmanından önce yazdığım son post hala burada duruyor. Takım hiç umut vermiyordu o gün. 5 yiyebileceğimiz bir maçı tipik bir Beşiktaş golüyle kaybetmiştik. İşin komik tarafı o gün sahadaki takım bir Beşiktaş takımı olmanın çok uzağındaydı. Mücadele gücü düşük, kırılgan bir oyuncu topluluğu. Birlikte oynayamıyorduk, camianın içine saplandığı yıldız fetişinin etkileri sahadaki oyuncularda bile gözüküyordu. Onları Beşiktaş'a getiren yeteneklerini unutmuş, topu Quaresma ya da Simao'nun ayağına teslim edip şapkadan çıkacak tavşanı bekleyen 9 kişi, geçen senenin çok uzağındaki Simao ve bildiğimiz Quaresma.
O takım Kiev deplasmanında ironik bir şekilde tipik "Beşiktaş golüyle" kaybetti ve o günden sonra oynadığı her maçı gerçekten Beşiktaş gibi oynadı. Evet çok iyi oynamadı ama o günden sonra oynanan 4 maçta alınan 3 galibiyet ve 88. dakikada yenilen golle berabere biten bir derbi var elimizde. Değişenin ise sonuçlar olmadığı açık. Kayseri maçını kayberken oyun anlamında belki de son 4-5 yılın en kötü oyununu oynamıştı Beşiktaş. O gün 10 puan verseler önemli değildi bugünse Fenerbahçe'nin yenilmesiyle puan durumuna bakıyorum, Galatasaray kaybetsin diye televizyonun başına geçiyorum.
Değişimin nedeniyle ilgili tespit gerektiren bir durum yok zira her şey gün gibi meydanda. Hilbert ve Fabian'ın mücadelesinin, emeğinin takıma katkısı büyük ama esas farkı yaratan Veli Kavlak. Onun kattığı dinamizm Beşiktaş için çok değerli. Bu gerekçeleri alt alta uzatabiliriz. Ama esas değişimin yaşandığı yerin kafaların içi olduğu belli. Üzerindeki formanın "dar" geldiğini düşünmeyen, o formayı doldurabilmek için çırpınan bir takım görünce sahada, skor ufak bir detay oluyor. Kiev maçındaki o karambol gol olsaydı da olsun "Beşiktaş bu" derdik. Beşiktaş gibi oynayıp, Beşiktaş gibi puan bırakmış olurduk ve bu Kayseri maçındaki görüntü kadar üzmezdi.

20 Ekim 2011 Perşembe

Haydi Kalk Ayağa, Yürü Güneşe!

Takım umut vermiyor. Siyaha değil de beyaza bakabileceğimiz tek bir mantıklı sebep yok. Takımın attığı gole bile sevinemiyorum eskisi gibi...
Hayatımın belki de en kötü günlerinden biri. 5 tane atsak da bu değişmeyecek. Ama bugün sahada takım gibi takım, adam gibi mücadele görmeye ihtiyacım var.
Haydi kalk ayağa, yürü Güneşe!

18 Ekim 2011 Salı

Bişey Yapmalı!

"Sanki onlar hancı, halkına yabancı. Biz ise kiracıyız da evden atmalı." Moğolların o meşhur şarkısının bir dörtlüğü bu ve bu da Beşiktaş Başkanı Demirören'in söylediği özlü söz: "Beşiktaş, taraftarın değil kongre üyelerinindir."  Eh aradaki benzerliği anlamak zor değil. Dünyanın herhangi bir ülkesinde, bölgesinde ya da spor kulübünde hiç fark etmez hayali tek adam olmak isteyenlerin tarzı aynıdır. Suçlarlar, muhalif olanları dışlarlar ve kendi akıllarıyla değil de yaratılan havayla düşünenler için sloganlar oluştururlar.
Demirören dönemi kusursuz bir tek adamlığa gidiş süreci olarak görülebilir. Her başarısızlık dönemin ardından hocaları suçla... Taraftarı dövdür, dışla. Sloganlar yarat "17'de 17" de, "futbolun katili Türk hakemleri" de insanlar başka yere baksın ve bir ülke için imkansız olan, gelenekleri olan bir kulüp için de imkansız olması gereken ama maalesef içinde bulunduğumuz bataktan çıkmamız zorlaştıran en temel etken "kulübü kendine borçlandır ve utanmadan tehdit et."
Bu tek adamlık öyle bir hal aldı ki Demirören artık kişisel işlerini Beşiktaş üzerinden yürütüyor ve kimse "Aga bu nedir?" diyemiyor. Kimse soramıyor İspanya iş bağlantılarının ne kadarı Mendes oyuncularının bir bir Beşiktaş'a gelmesiyle ilgili diye. Kimse merak etmiyor Alves nasıl bu kadar pahalı diye.
Ya da ediyor ama çıkardıkları ses etkisiz ve zavallı oluyor. Öyle bir hal ki bu Demirören'e muhalif olmak için hazır da bekleyen 90 milyon euro paran olması gerekiyor çünkü beyefendi parasını ertesi gün istiyor.
Taraftarın bir kısmı ise yazık ki büyük bir ikiyüzlülük içinde. Dayak yediği tribüne sahip çıkacağına Demirören'e methiyeler düzen pankartlar açan, "yeter Yıldırım Demirören yeter" diye iki transferin ardından kendiyle dalga geçen bir güruhtan söz ediyoruz. Aynı güruh "Beşiktaş ırkçısı" bir akılla düşünüp evet her maçı kazanırız diyor. Quaresma'yı eleştirene "Higuanci, Diattacı" diyor. Beşiktaş kötü yönetiliyor diyene de yazık ki "Başkan çocuğunun rızkını verdi daha ne yapsın" diyor.
Ama hala eminim ki büyük bir çoğunluk var Beşiktaş'ın, Beşiktaş gibi yönetilmesini isteyen. Bu sene tribünleri boş bırakan işte bu büyük çoğunluk. Satılan kombine rakamıyla kendi adıma gurur duyuyorum. O rakam belki de gerçek muhalefetin sesi çünkü. Demirören'in seçildiği son seçimden sonra Ekşibeşiktaş'ın önünü çekmek istediği ve abuk subuk bahanelerle gerçekleşmeyen o protesto bugün sanki sözsüz bir şekilde canlanıyor Beşiktaş tribünlerinde.
İşte bu çoğunluğa güvenerek bir adım atmanın tam zamanı. "Resmi taraftar" olanların değil, isyan edenlerin fazla olduğuna güvenerek mücadele etmenin tam zamanı. Bu mücadeleyi örgütlemek ayda sadece 200 defa okunan bir blog sahibi olarak beni çok çok aşıyor ama ciddi sayıda takipçisi olan bloglar bunu örgütleyebilirler belki...

4 Ekim 2011 Salı

Nerede kalmıştık?

TFF'nin tuhaf fikstürünün azizliğiyle Quaresma'dan yoksun çıktı Beşiktaş sahaya. Bu kötü oyunun mazereti olamaz ki defalarca Quaresma'nın Beşiktaş'a katkı sağlamadığını söyledikten sonra bu bahaneye sığınmam da tuhaf kaçar ama bu Beşiktaş'ın maça TFF kararıyla iki oyuncusundan yoksun çıktığı gerçeğini değiştirmez. Federasyon'un futbolu adam gibi yönetecek çapı olsa sezon başından bir karar alır ve "Avrupa'dan gelen takıma 3 boş gün vermeden maç yaptırmıyorum." der. Bu şekilde fikstüre uymuyorsa da maçı erteler. Kural bu olursa da kimse itiraz etmez, bilir ki aynısı başına geldiğinde maçı ertelenecek.
Bunu geçelim sahaya dönelim diyeceğim ama saha pek parlak değil. Antalya ve Stoke maçlarının ilk yarıları nispeten umut verir gibi olsa da bu maç sezon başı karamsarlığına döndürmeye yetti. Vicdan azabı gibi bir takım var ne yazık ki... Atsan atılmıyor, satsan satılmıyor. Mecbur geçecek bu sezon böyle ama Beşiktaş'la ilgili saha içine bakıp konuşmak anlamsız geliyor.
Evet defans anlaşılması güç şekilde gerideydi. Takımın ileride pas yapmaya çalıştığı dönemlerde bile çıkması gerektiği yere çıkmadı. Top ayağındayken birbirine çok uzak iki blok halinde oynayan bir takım vardı sahada. Bu da hazırlık paslarının sayısı arttırdı rakip yarı sahaya hızlıca geçmemizi zorlaştırdı. Forvetler defansif görevlerinin bilincindeydiler örneğin Holosko maç boyu sağ kanatta olması gereken yerde pozisyon aldı ama savunmayı geride kurma hastalığı onların kat etmesi gereken mesafeyi çok arttırdı, etkisizleştirdi.
Ama bunlar anlamsız geliyor. Beşiktaş'ın şu kadro dengesizliği ve plansızlığıyla iyi futbol oynaması zaten mucize ama bu maçın sonunda sorunu İsmail'de, Ekrem'de, Necip'te, Holosko'da arayanlar var ya da Quaresma'nın yokluğunda. Onlar hatırlamasa da biz bu oyuncularla iki kupa aldık ve bugün kulübede oturan Fabian yine sahanın yıldızıydı emeğiyle. İzmir'de, Fenerbahçe'yi yenerken o büyük coşkuyu bu oyuncularla birlikte yaşadık. İnönü'de Galatasaray'ı yenerek son virajı alırken Holosko da anlasın diye Slovakça açtık "Beklediğiniz an işte bu an" pankartını. O takımın "beklediği an gerçekten o an"dı ve o takımdan bir futbolcunun ismini haykırdığımız zaman hepsi birlikte geliyordu. 
Farkı, anlamak için bakan gözler görebilir... Çok geç olmadan içine düştüğümüz yıldız fetişinden kurtulmak ümidiyle.

26 Eylül 2011 Pazartesi

Sizin gezegende akıl var mı akıl?


Dün akşamki Antalyaspor galibiyeti uzun bir zaman sonra heyecanlandırdı beni. Sahada koşan, heyecanlanan oyuncular görmek beklediğimden de iyi geldi ancak dünkü takımın düşündürmesi gereken acı gerçekler var ne yazık ki. Dün ilk yarıdaki Beşiktaş'ın, Bursa maçının 80 dakikasından daha az "yetenekli" ve bir o kadar da iyi bir "takım" olduğu açık. Bunun sebebi de bir ölçüde Quaresma. Takımın maksimum yetenekli ve kontratlı oyuncusu oynadığında Beşiktaş daha az "takım" olabiliyorsa bu sorunu teknik ve yönetimsel açıdan incelemek gerekir.
Quaresma sahada olduğunda, Beşiktaş'ın tek hücum alternatifi onun driplingleri ve sağ ayağının dışından gelir diye umduğumuz ortalar. O ortalar ki çoğunlukla ceza sahasının içinde tek oyuncuya doğru yapılıyor ve yine çoğunlukla rakip defans oyuncularının kafasında eriyip gidiyor. Dün maçın büyük kısmında gördüğümüz, ceza sahasına yapılan ortalarda 3 hatta 4 kişiyle içeride pozisyon alma Quaresma ve Simao beraber oynarken gerçekleşemiyor. Çoğunlukla beğenilmeyen Holosko, dün dönem dönem yakalanan bu ceza sahası hareketliliğinin başrol oyuncusu. Futbol 11 kişinin birlikte düşünüp, birlikte hareket etmesiyle ve takımın parçalarının birbirine oturmasıyla oynanan bir oyun. Bu şekilde daha az "yetenekli" ama daha iyi "takımlar" mümkün olabiliyor. O günden beri defalarca tekrarlanan gerçek, Holosko Bursa maçında attığı goldeki koşuyu her zaman yapar ama Quaresma hiç yapmaz bu da Holosko'yu daha verimli hale getirir. Uzaktan efsaneleşen goller atmasa da, seri çalımlarla 2-3 kişiyi geçmese de... 
Peki burada kime kızmak gerekir? Quaresma, Simao ve Guti buraya geldiklerinde böyle olmadılar. Yıllardır bu şekilde futbol oynuyorlar ve kendilerine uygun düzenlerde başarılı da oldular. En azından Simao ve Guti uzun yıllar yarışmacı takımlarda oynadı ve bulundukları takımın önemli oyuncuları oldular. Ancak hiçbiri birbirlerine benzer oyuncularla oynamadı. Aklın egemen olduğu futbol ortamlarında da oynayamazlar zaten....
Yıldırım Demirören kötü başkan bu tartışılmaz. Ama sadece "değerler" üzerinden yapılamaz eleştirisi. Bir takımın üst üste çalıştığı teknik adamlar Tigana, Ertuğrul Sağlam, Mustafa Denizli, Schuster, Tayfur ve Carvalhal olamaz. Bu sayılan teknik adamların hemen hepsi farklı sistemlere inanan, farklı oyuncuları tercih edecek isimler. Örneğin Tigana, Serdar Kurtuluş'tan orta saha oyuncusu yaratmaya, Burak Yılmaz'ı şimdi olduğu hale getirmeye çalışıyordu. Denizli ise Yusuf'tan şapkadan tavşan çıkarmasın bekliyordu. İkisi de kendi içerisinde işleyebilir bir düzenin peşindeydi ama birbirlerinden kalan oyuncularla oynamak zorunda kaldılar. Beşiktaş takım olarak ne istediğinin farkına varamadı hiçbir zaman. Hoca tercihlerini de uzun vadeli planlar değil günü kurtarma çabaları belirledi. Schuster ne kadar büyük bir isim ve ne kadar kibirli, baskın bir karakterse Carvalhal o kadar pasif, kariyeri vasat ve egolarından arınmış bir isim. Ama ellerine verilen, yönetmek zorunda kaldıkları oyuncular hemen hemen aynı... 
Beşiktaş'ın sportif başarı adına ihtiyacı olan şey takımın ne oynayacağına, nasıl transfer yapacağına ne zaman oyuncu satacağına karar veren bir futbol aklı. Schuster, Rıdvan'ı kadro dışı bıraktığında ona "Ne yapıyorsun niye kadro dışı bıraktın?" diye sorabilecek ve yeterli cevabı almazsa bu kararın önünde durabilecek bir akıl. Aynı Rıdvan, Tayfur Havutçu tarafından kadroya alındığında ona da "Niye kadroya alıyorsun, ne değişti?" diye  sorup takımın yapısını koruyacak bir akıl. Bu şekilde takım sırayla beş benzemez hocayla çalışmaz. Bir sene takımın yıldızı olan Ernst ertesi yıl 85'te oyuna girmez ve takımın en çok kazanan oyuncusu aslında takımın el frenine dönüşmez.

25 Eylül 2011 Pazar

Mücadele > Trivela, Takım > Yıldız


Bursaspor maçından çok farklı bir kadroyla sahaya çıktı Beşiktaş ama Perşembe günü son 10 dakikada o dramatik galibiyeti alan "takıma" da benzer bir "takım" vardı sahada. Bursa'da 80 dakika dökülen, tek hücum alternatifi Quaresma olan Beşiktaş, son 10 dakikada futbolun bir takım oyunu olduğunu, paslaşarak, koşarak oynandığını hatırlayarak mucizevi bir 3 puan almıştı. O galibiyetin yapı harcı olan emek ve enerji bu akşam Toraman, Egemen, Köybaşı, Ernst, Necip, Veli, Mustafa ve Holosko olarak sahadaydı. İlk yarının büyük bölümünde Beşiktaş'ı Bursa maçından da Ankaragücü maçından da daha iyi bir takım yapan da buydu.
Sahada üzerindeki formaya saygı duyan, o formayı terletmek için yerinde duramayan oyuncularla oynamayı özlemişim. Denizli dönemi böyle bir dönemdi ve şu an birçoklarının yüzüne bakmadığı oyuncularla geldi çifte kupalı şampiyonluk. İlk yarı boyunca sahada koşan, yardımlaşan bir Beşiktaş gördük. Görev tanımı "Quaresma'ya pas at" olmadan sahadaki her oyuncu takım için görevini yapmaya çalıştı. Beşiktaş atakları da sağa ve sola açılıp top isteyen Quaresma ve Simao'nun durağanlığından kurtulup hareketli ve daha tehlikeliydi ilk yarı boyunca. Simao böyle bir yapı içinde çok daha verimliydi. Oyun olarak da kısa dönemler hariç üstünlüğü elden bırakmadık. Simao'nun çok net penaltı vuruşuyla önde gittiğimiz soyunma odasında her ne olduysa takıma yaramamış belli ki... İkinci yarı boyunca neredeyse iki pası doğru şekilde yapamadık. Ernst'in maç eksiği, Necip'inse maç fazlası vardı sanırım. İkisi de fizik olarak çok düştüler ve karın ağrısı dolu bir ikinci yarı oldu. Burada Egemen'e bir parantez açmak gerekir eğer maçı gol yemeden tamamladıysak bunda payı büyük. Çok yerinde müdahalelerle toparladı savunmayı.
3 maçta alınan 9 puan her şartta iyidir ama Beşiktaş'ın, Bursa ve Antalya maçlarından alması gereken büyük dersler var. Bu derslerin şüphesiz en önemlisi: "Koşmazsan, mücadele etmezsen, heyecan duymazsan kazanamazsın". Mücadele her şartta "trivela"dan önemlidir. Takım olabilmek her şeyin ama her şeyin önündedir. Beşiktaş,  Quaresma'nın atacağı mucizevi bir pasa dayalı sezon planlayamaz ama Mustafa'nın, Holosko'nun, Simao'nun verimli bir şekilde oynayacakları oyuna dayalı bir sezon planlayabilir.

Not: Sahaya şu pankartla çıkan takımın her maçı kalp krizi riski taşıyor ve Beşiktaş'ı biraz da bundan seviyorum.

12 Eylül 2011 Pazartesi

Büyük takım vs. Büyük başkan

Büyük takım nedir? Ya da cevabı bulabilmek için soruyu farklı bir şekilde soralım bir takımı "büyük" yapan nedir? Şampiyon olması dersek fena halde yanılırız zira şampiyonluk bir sonuçtur ki tek başına "büyük" olmak için yeterli midir çok tartışılır. Beşiktaş'ın belki de en başarılı kadrosunun yıldızı Metin Tekin kendisine Beşiktaş efsanesi dendiğinde şöyle esaslı bir tarif yapmıştır büyük takım kavramına: "Efsane, yıllar aşıp yüzyıl öteye geçebilmektir. Bir çocuktur sizi o yıllar öncesine götüren ya da efsaneleştiren. Biz nasıl Baba Hakkı'yı merak edip onu araştırıp, neredeyse ellerimizle dokunduysak, yıllar sonra bir çocuğun bizi aklına düşürüp araştırmasıdır. Biz o efsane içinde olan şanslı insanlarız. Yoksa efsane olmak ne haddimize. Tek efsane vardır o da Beşiktaş'tır..."
Yaptığı tanımın karakterine ışık tutması bir yana bize de ışık tutmalı aşığı olduğumuz renklere nasıl bakmamız gerektiğiyle ilgili... Beşiktaş'ı büyük takım yapan bu gelenektir ve bu gelenek Beşiktaş'ın özüdür. Başarılı olma anahtarı da buradadır, ileriye gitme anahtarı da.
Fenerbahçe taraftarının ısrarla her konuda vurguladığı "Fenerbahçe büyüklüğü" tanımını hatırlatmaya gerek var mı? "Ne kupa büyüklüğü, ne de şampiyonluk büyüklüğüdür" dememiş mi İslam Çupi? Kulübün taraftarına, geleneğine değil mi bu vurgu?
Lafı hiç eğip bükmeden söylemek gerekirse bu fotoğraf olmamış. 104 yıllık Fenerbahçe, tarihinde ilk kez "şüpheli" sıfatındaysa bu Aziz Yıldırım'ın bazı eylemlerinden dolayı olmuştur. Aziz Yıldırım, eğer iddialar doğruysa ki okuduğum ifadeler doğru olduğunu düşündürüyor, en büyük ayıbı 104 yıllık bu büyük camiaya yapmıştır, o fotoğrafı elinde taşıyan futbolcunun sahada akıttığı tere yapmıştır. Metin Tekin'in dediği gibi "efsane" Fenerbahçe'dir. Savunulması gereken de onun tarihi, onun gelenekleridir.
Eh bu fotoğrafı eleştirirken bundan bahsetmemek olmaz.

Bir seneyi biraz geçen bir süre önce açıldı bu pankart İnönü'de. Tam hatırlayamıyorum hangi dünya yıldızımızın(!) imza töreninde... Bu pankartla affetti Kapalı Tribün kendini dövdüren adamı. Beşiktaş'ın taşıdığı her değeri beş paralık eden, kendine "efsane" denmesini kabul etmeyen Metin Tekin'i seçim malzemesi olarak kullanan adamı iki tane trivela dört tane de ara pası için affetti.
Yüz yılı aşkın süredir ayakta olan, büyük sporcular yetiştirmiş bu kulüplerin taraftarı olmanın da bir ağırlığı olsun. Yöneticisi, futbolcusu, taraftarı herkesin gerçek "efsaneye" saygısı olsun...

11 Eylül 2011 Pazar

İlk maç ilk tokat


Herhalde en heyecansız olduğum sezon açılış maçıydı. Beşiktaş da benden farklı değilmiş ne yazık ki. Bir takımı eleştirebilmek için sahada bir şeyler üretmeyi deneyen, koşan, mücadele eden futbolcular görmek gerekir ki şunu yaptı bunu yapamadı diyesin. Dün sahada birlikte hareket 11 kişiyi görmeyi geçtim 2 kişiyi bile görmek mümkün olmadı. İki olumlu pası üst üste yapamayan, göstermesi gereken mücadeleyi hemen hemen hiçbir zaman gösteremeyen Beşiktaş doğal olarak sahadan mağlup ayrıldı. Açıkçası Eskişehir'i de pek beğenmedim. Dün karşımızda Trabzonspor'un karşısındaki Manisaspor'u bulsak, sezon çok daha sert bir tokatla başlayabilirdi. Üzerine yazıp çizecek pek fazla bir şey yok, "sıkıntı" dolu bir sezon başlıyor bunu da görmek zor değil lakin bir parantez Quaresma'ya açayım. Adam, takım oyununu da geçtim pas verme konusunda bile her geçen gün daha da geriye gidiyor. Normal bir takımda ne beklersin? Zamanla sisteme adapte olup daha verimli oynamayı öğrenmesini değil mi? Bizde maalesef tam tersi oluyor. Bu haliyle zaten birinci viteste olan arabanın el freni gibi. Takım bu şekilde devam ederse Carvalhal'in uzun süre buralarda kalamayacağı kesin, sorunun o olmadığı da...

Siyah-Beyaz

Uzunca bir süredir üşendiğim blog yazma işine yeni sezonla birlikte başlıyorum. Başlık bağırıyor gerçi de bilineni tekrarlayalım bir daha, Beşiktaşlıyım. Şöyle Beşiktaşlı oldum böyle Beşiktaşlı oldum gibi fiyakalı bir hikayem yok ama yaş büyüdükçe anlam değiştirdi Beşiktaş benim için. Çocukken sevinilen gollerden daha fazlası haline geldi. Hayata karşı bir duruş, ahlaki bir değerler bütünü oldu. Oldu olmasına da işler her zaman istendiği gibi gitmiyor hayatta. Beşiktaş, Demirören'in oldu, Sinan Engin'in oldu, "taraftarın değil kongre üyelerinin" oldu... O gün bu gündür de Beşiktaş en çok mücadele demek. Kendi başkanına karşı, kulübü esir alan yavaş yavaş kitleleri de dönüştüren zihniyete karşı mücadele... Takımımın attığı gole 5 yaşındaki gibi sevinmem için bu zihniyetin ve mensuplarının elini çekmesi lazım Beşiktaş'tan. Bu blog da o mücadelenin bir parçası...